Hoşgeldiniz.

ülkemiz Için Barışın önemi Konulu Makale Türünde Yazı İnsanlığın varoluşundan buyana hep gereksinim d uydu kları, genelde oluşumu için hep düşünsel ya da eylemsel uğraşısı
  • 5 üzerinden 3.16   |  Oy Veren: 25      

  1. Sponsorlu Bağlantılar


    Ülkemiz için barışın önemi konulu makale

    Sponsorlu Bağlantılar




    ülkemiz Için Barışın önemi Konulu Makale Türünde Yazı

    İnsanlığın varoluşundan buyana hep gereksinim duydukları, genelde oluşumu için hep düşünsel ya da eylemsel uğraşısı içinde oldukları en büyük olgu “barış” olmuştur. Bunun önemini ve değerini yadsıyan hiçbir akılcı düşünce ya da birey görülmemiştir. Herodotos, “Kimse savaşı barışa yeğleyecek denli duygusuz değildir” der. Hangi düşünce sistematiğinde olursa olsun, her birey ya da düşünce sistemi, barış kavramının/olgusunun varlığına ve gerçekliğine inanmış ve fakat bunun olası olup olmadığını hep tartışagelmişlerdir. Hep önemine inanılmıştır. Gerekleri yerine getirilmeye çalışılmış ve ancak sistem analizleri boyutunda doğal düşünsel farklılıklar, akılcı ve objektivist yaklaşım ve algılamaların yetersizlikleri nedeniyle her zaman pozitif sonuçlara ulaşılamamıştır. Bugünlere dek olumlu, başarılı bir barış sonucuna ulaşılamamasının tek nedeni, bireylerin barışın önemine inanmamış ya da inanmıyor olmaları değil; uygulamalardaki yorum ve algılama farklılıkları olmuştur. Akılcı ve düşünebilen bir insanın çıkıp da barışın gereksizliği ya da önemsizliğini savladığı görülmemiştir, bu olası da değildir. Bireysel düşünce ve yaklaşımlarda gereğine ve önemine tartışmasız inanılan barış, bireyler ötesi – bireyler üstü, toplumsal ya da kitlesel iletişim ve ilişkilerde, anlayış ve yorum farklılığı ile çıkar çatışmaları nedenlerinden tüm dünyaya savaşlar yaşatmış ve yaşatmaktadır. Bireyler ve halklar arasında sorun olmayan ilişkiler, yönetimlerin sorunlu düşünce sistemlerinin çıkarcı yaklaşımları barışı çıkmaza sürüklemektedir.

    Barışın İlkeleri.

    Barışın temel ilkesi “insan sevgisi”dir, genel anlamda tüm insanları, insanlığı sevebilmektir, kendi türüne saygı duyabilmektir. Sevgi, saygı, karşılıklı çıkarlara ve haklara değer vermek, insanlığın temel evrensel değerlerini tartışmamak, barış koşullarını oluşturan ögelerdir. İnsanı insan olduğu için sevebilen, haklarına ve değerlerine saygı duyabilen toplumların anlaşmazlık yaşaması zordur. Ancak yönetimler söz konusu olduğunda, iş bu denli kolay olamamaktadır. Bireylerin haklarını savunan bir devlet –bireyler üstü bir güç- varken, devletlerin haklarını savunan, yaptırım gücü olan devletler üstü bir kurumun eksikliği yaşanır çoğu zaman. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1900’lü yıllarda kurulan BM, kuruluş amaçlarına çoğu zaman ulaşamamaktadır. Zaten ciddi bir analiz yapılırsa, BM’in bile kuruluş sistematiğinde güçlü ülkelerin bir hegemonyası hemen göze çarpar. Ülkelerde demokrasi tartışmasız kabul edilip savunulurken, devletlerarası bir üst kurum olan BM’in oluşum sistematiğinde demokratik niteliği tartışmalıdır: güçlülerin görüş ve yorumları değerlidir: onların “veto” hakları vardır çünkü.. İşte, barışın bireyler ötesi ve hatta devletler üstü bir gücün varlığını gerekli kılması ve bunun başarıyla yürütülememesi, gerçek barışın varlığını ve yaşama geçirilmesini zorlaştırmaktadır. Bireyler arasında barışın temel ilkesi olarak alınan “sevgi ve haklara saygı” koşulu, devletlerarası çarpık ilişkiler nedeniyle zorluklar yaşatmaktadır insanlara! Bu, devletlerin yönetimlerinin, kendi çıkarlarını her türlü ilke ve hakların üzerinde görmelerinden; ilkesizliklerindendir. Barışın sağlanması, ülke yönetimlerinin barışın ilkelerine inanmaları ve saygı duymalarıyla olasıdır ancak.

    Barış Felsefesi.

    Hegel’e göre, bireylerin üstünde devletin bulunması bir toplumda düzeni güvence altında tutarken, devletlerin üstünde bir devlet bulunmaması, uluslararası anlaşmazlıkları zorunlu kılar. Ayrıca Hegel, güçlü devlet-güçsüz devlet ayırımını da kaçınılmaz bulur. Tarihin her döneminde üstün devletler olmuştur, bunlar güçlerini diğerlerine benimsetmişlerdir. Nietzsche de aynı şekilde savaşı bir zorunluluk olarak görür. Hatta Hegel’den daha da ileriye giderek onu bir gereklilik diye belirler; savaş yaratıcı, yenileyici, arıtıcıdır. Bu yüzden barış, onun gözünde savaşa geçiş yeri olarak önemlidir: “ Barışı yeni savaşların aracı olarak sevmelisiniz, uzun sürmüş barıştan çok kısa barışı istemelisiniz.” J.Giraudoux ise barışı “iki savaş arasındaki kesinti” olarak tanımlar. Sürekli barışı tasarlayanlar da vardır. Bunların başında Kant gelir. Kant, “Sürekli Barış Tasarısı”nda, yetkin barışın koşullarını araştırır ve bu yolda yetkin bir siyasal kurumun oluşturulmasını öngörür, bu durum devletlerin ilişkilerini düzenleyecek bir kurum olacaktır. Böylesi bir bağlaşma, bireyleri dünya yurttaşı kılacaktır. Kant, devlet adamlarının yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm ülkeleri düşündüğü bir evrensel uzlaşma düzeni tasarlar. Platon ise toplumsal barışın kaynağını, bireyin iç derinliğinde görür. Bir toplumun barış içinde olması da ekonomik düzene dayalı iç dinginlikle ilgilidir. Yoksulluk, ordunun çok güçlenmesi ya da güçsüz düşmesi toplumları savaş tehlikesiyle yüz yüze getirir. (1)


    Barış Etiği.

    Çevre etiğinin, ama çoğunlukla temel ilkesi “adalet” olan siyasal etiğin kapsamı içine giren ve “haklı” amaçları gerçekleştirmenin aracı olarak görülen, savaşı ve silahı yasaklayan uygulamalı etik türü(2). İnsanoğlunun doğayla uyum içinde, doğayla barışık yaşamasının önkoşulunun öncelikle insanların kendi aralarında huzuru sağlamalarında olduğunu savunan, her türden silahı ve savaşı hor görüp insan haklarına dayalı bir adalet anlayışından yana olan, öncülüğünü biricik amaçları “dünya barışı”nı kurmak olan Çevreciler ile Yeşiller’in yaptığı uygulamalı etik dalına “barış etiği” adı verilmektedir(3). Böylesine evrensel ve yüce bir görüşün belirli bir grup ya da gruplara maledilmiş olması acıdır, buna tüm insanlığın sahip çıkması gerekir. Tüm insanlığın yararına olduğu tartışılamayan bir görüş ya da düşünce, evrensel bir değere sahip olmalı ve tüm insanlık tarafından saygı gösterilmeli, değer verilmelidir. “İnsan haklarına dayalı bir adalet anlayışı”ndan yana olmamak bir insanlık suçu, insanlık ayıbı olmalıdır. Genel dünya düzeninde bir evrensel barışın hakim olması, kimi zaman insana bir dünya devletinin varlığını, hatta bazen zorunluluğunu düşündürtür. Ancak bunun oluşumunun zorlu ve sancılı olacağı da açıktır. Dünya çapına aynı düzeyde yayılmış genel bir barışı ancak tek bir dünya devletinin getirebileceğine yönelik bir düşünce bağlamında kimi başka düşünürler mantıksal olanaksızlıklardan daha çok böyle bir durumun yaşama geçirilmesinin önündeki pratik güçlükler üzerine yoğunlaşmaktadırlar. Kant için, tek bir dünya devleti ussal bakımdan kavranabilir bir düşüncedir ama despotizm yoluyla gerisin geriye anarşiye götürmesi de bir o kadar kaçınılmazdır. Hobbs’a göre ise, tek bir dünya devleti düşüncesi, kavranması olanaklı olmakla birlikte bütünüyle gereksizdir; çünkü barış halini koruyup sürdürmek için gereken güvenlik ortamını sağlamak, ayrı ayrı devletlere bölünmüş daha küçük ölçekli toplumsal düzenlerde çok daha kolaydır. Nitekim Hobbs’un gözünde, egemen devletler arasında varolan doğal durum, toplumsal düzenin olmadığı ortamda bireyler arasında varolan doğal durumdan hiç de daha kötü değildir. Ancak, tartışmasız doğru bir şey varsa, o da, düşünülebilecek her türden yasal düzenin, ancak kendi egemenliği altında yaşayan bireylerin öznelliklerini, buna bağlı olarak da insanların temel hak ve özgürlüklerini tanıyarak barışı kurup güvence altına alabileceğidir.

    Franz Alt, “yüreğin geri dönüşü”nde şöyle yaklaşır konuya: Anlayış ve zihniyetlerimizi kökünden değiştirmek, maddeci insanı değil, gerçek insanı amaçlayan bir geri dönüşü gerçekleştirmek şarttır. Bu geri dönüşü herkes gerçekleştirmek durumundadır. Gerçek barışa zemin hazırlamak için bireyin şu soruyu kendisine sorarak ilk adımı atması gerekmektedir: “Benden korkan ve benim de kendisinden korktuğum öteki’nin bu duyguyu yenmesini nasıl sağlayabilirim?” Kendimi düşmandan nasıl koruyacağım sorusu, artık başlıca derdimiz olmaktan çıkmalıdır. Asıl sorumuz, düşmanımı kendimden nasıl korurum olmalı. Bu da akıllıca düşman sevgisi demektir. Barışa ancak ahlaki açıdan kendimizi üstün görmeyi bir yana bırakırsak yakınlaşabiliriz. Şimdiye kadarki siyasal etiğimizin geniş ölçüde parmağımızla hep öteki’nin içindeki kötüyü unuttuğumuz bir işaret parmağı etiği olduğunu görmek zorundayız.

    Birey – Barış İlişkisi.

    Barış, bireyin iç dünyasında başlar, başlamalıdır. Kendi iç dünyası sorunlarla dolu, her basit konuyu kendisine kolaylıkla sorun yapabilen bireylerin barışı anlayabilmesi, algılayabilmesi, yaşayabilmesi olanaksızdır. Bireyin kendi öznel dünyasında yaşadıkları, kendi içsel değerlerini oluşturur. Bu değerleri, çevresiyle olan tüm ilişkilerini birincil önemle etkiler. Aslında tümel yaşamın gerektirdiği tüm barış koşullarını değerlendirmenin temelinde bireylerin eğitim süreci ve bu süreç içerisinde ve sonunda oluşturdukları gizli iç dünyaları vardır. İnsanların iç dünyalarında, evrensel temel değerlerle barışı yaşamaları genel barışın temel koşuludur. Her şey önce insanın içinde, içsel değerlerinin oluşumunda başlar. Olgunluğunu bir türlü tamamlayamamış insanların, herhangi bir şekilde değişik yönetim kademelerinde görev almaya başlamasıyla, sorun, bireysellikten kurumlara geçer ki, bu, kurumların barışı yaşayamaması demek olur. Bu tür insanların, kurumların, daha sonra da genel yönetimlerin; ülke yönetimlerinin başına geçmesi demek ise, dünya barışının, evrensel barışın yokluğuna gidiş demek olacaktır. Yakın tarihe ve hatta günümüze bir bakalım: yaşanan her türden barış dışı süreçler, barışı kişiliğine, benliğine sindirememiş insanların yönetimlerde yer almalarından kaynaklanmaktadır hep! Anlaşmazlıkların temel nedeni, barışı sağlayabilmek için savaş karşıtı düşünceyle bir şekilde anlaşabilmenin yollarını yeterince sorgulayıp araştıramamaktan, düşünememekten kaynaklanmaktadır.

    Aydın – Toplum İlişkisi.

    İnsanların düşünce sistemlerinde, düşünce sistematiğinde etkisi olabilecek görüş ve düşüncelerin, insanlara açılırken, aktarılırken dikkatli olunması gerektir. Edilen bir tek sözün kimi zaman ne denli olumsuz sonuçlar doğurabileceğini önceden düşünebilmek gerekir. Temelde her ne kadar her görüşe ve düşünceye saygı duymak gerekse de, evrensel değerlere hizmet etmeyen, uygar dünyanın varlığına katkıda bulunmayan nitelikteki düşünce ve görüşlere saygılı olunmak gerekse de, değer verilebilmesi her zaman olanaklı olamamaktadır. Sözü söyleyene değil, söylenenlerin içeriğine bakılmalıdır. “Şu kişi söylemişse saygı duyulmalı ve değer verilmeli” gibi bir görüşün ne denli tutarlı olduğu her zaman tartışmalıdır. Belirli bir konuda saygın ve değerli düşünceleri olan bir aydının, her konuda tüm söyledikleri –söyleyecekleri aynı önem ve değeri taşımayabilecektir doğal olarak.. Düşünen insan, her duyduğunu ve okuduğunu, objektif ve gerçekçi akıl süzgecinden geçirmek zorundadır; aksi durum “körükörüne inanmak” olacaktır. Savaşsız bir dünyanın var olamayacağını düşünen ve bunu savunan bir düşünür, aydın ya da herhangi bir insanın kimliği ne olursa olsun, evrensel varlık ve uygar dünya düzeni adına, bu insanlara saygı duymak ve değer vermek cidden zor olacaktır. İnsan bazen de şüpheye bile düşebilmektedir bu tür insanların gerçekten ne denli çağdaş ya da uygar oldukları hakkında! Evet, savaş hep vardı, günümüzde de var, ama bu, hep de olacaktır anlamına gelmez. Bir insan ömrüne sığdırılamamış barış süreci, tümel yaşamda da bunun olamayacağını düşündüremez insana. Bu kısır bir düşünce sistemi, yeterince ince ve derin düşünememek olacaktır.

    Barışın Düşünsel Analizi.

    Antik dönem düşünürlerinden beri hep iki düşünce var olmuştur barışın varlığıyla ilgili: birincisi, dünyada barışın kesinlikle var olamayacağı; ikincisi ise, bir gün mutlaka var olacağını ve bunun için gayret edilmesi gerektiğidir. Dünyada barışın kesinlikle var olamayacağını, hatta gereksizliğini savlamak, tümüyle ümitsizlik ve hatta iyimserlikten yoksunluktur.. Uygar ve akılcı bir insanın ümit ve iyimserlikle dolu olması gerekir. Geçmişte yaşanan olumsuzluklar, savaşlar, kavgalar ne denli çok olsa da, akılcı insanı karamsarlığa götüremez. Geçmişin tüm anlaşmazlıkları, eğitimle varılan evrensel uygarlık değerleriyle, insan haklarına saygının tartışmasız kabulüyle, genelde tüm insanları –yüzeysel ve bilinçsiz olsa da- barışı isteyen, barışı savunan bir güzel noktaya getirmiştir. Uygar ve çağdaş düşünce sistemini savundukları halde, savaşsız bir dünyanın olanaksız olduğunu savlayan düşünürlerin, yazarların, aydınların –belki de bilinçsizce(!)- savaşı savunanlardan yana olduklarını düşündürtüyor insana! Uygar ve barışçı bir dünyanın savunulması, insanların kimlikleriyle değil, hizmet ettikleri görüş ve anlayışla anlaşılabilir. Böylelikle de kimin barıştan, kimin kavgadan yana olduğu netlik kazanır! İki görüşün savunucularının bir ortak noktada buluşabilmeleri olasıdır aslında! Savaş durumunun hep süreceğine inanan ve savunan insanlar, iyimserlik çizgisine yaklaşabilirler, güzelliklerin içsel değerlerine temel olabilmesini sağlayabilirlerse, bir noktada buluşulabilecektir. Çünkü barışın gereğine inanmak, inanabilmek gerektir öncelikle.

    Politika ve Barış.

    Politikacılar da birer insan.. Her insan gibi onların da iç değerleri, iç dinamikleri ve bilinçaltları vardır. Olgunlaşma sürecini tamamlayabilmiş insan, bilinçaltından, bilinçaltının etkisinde kalmaktan kendisini kurtarabilmiş insandır. Dünya genelinde tüm politikacılara bakın, çoğunlukla kavgacı kişiliklerle karşılaşırsınız. Çünkü uysal, sakin, barışcıl insanlar –bilinen güncel nitelikli- politikayı yapamazlar. Kavgacı kişilik üzerine kurulan bir politika; yönetim süreci ve yaşamı, gelecekte ne denli barış getirebilir insanlığa? Bernard Shaw, “Dünyada barışı sağlamak isterseniz, politikacıları öldürün elverir, halklar birbiriyle anlaşır” der. Bu da olası olmadığına ve demokrasilerde politikacılar temel öge olduğuna göre, iş, sonuçta yine tümüyle bireysel eğitime kalmaktadır. Bunu başarmak belki bir kuşakla olası değildir ama yıllar, hatta yüzyıllar sürecek bir planlı ve inançlı çalışma, kuşaklarboyu sürecek bir yoğunlaşmayla gerçek ve sürekli barışın elde edilmesi hiç de zor olmayacaktır. Bireysel çabalarımızın sonucunu görebilmeyi düşünmek ise çok fazla basitlik olacaktır. Bir yanda insan yaşamına sığacak hedefler; öte yanda da yüzyıllar sonrası için hedeflenen çalışmalar, projeler vardır! Sonraki kuşaklara düşünsel tohumlar bırakabilmenin büyük ve yüce bir erdem olduğu unutulmamalıdır. Yalnızca tikel yaşamlar dikkate alınarak yapılacak her girişim, hiçbir evrensel değer taşımayacak ve uygar dünyanın yapılanmasına hiçbir katkıda bulunmayacaktır. Gerçek pozitivizmi düşünebilme yetisine sahip politikacıların yönetimlerde yer alması barışın temel hedefidir. Yanlış ve negativist kişilikli politikacıların ülke yönetimlerinde yer alması, dünya genelini hep savaşlara gebe kılacaktır. Olgunluğunu tamamlayamamış, bilinçaltının etkisinden ve yaptırımlarından kurtulamamış, kendi iç sorgulamalarını yapamayan ve henüz kendi içsel değerlerini oluşturamamış insanların politikanın üst düzeylerinde yer almaları, onları seçenlerin sorumluluğudur. Yanlış insanlar hep var olmuştur ve hep var olacaktır. Bu tür insanların işbaşına getirilmemeleri için toplum bilinci ciddi önem taşır. Toplumu oluşturan her bireyin sorumluluğu maksimum düzeyde evrenseldir. Tüm insanlara barışın temelini oluşturan bu sorumlulukları, bunun ulusal ve uluslararası önemi ile evrensel boyutları düşünenler tarafından yorulmadan, usanmadan anlatılmalı, anımsatılmalı, eğitilmeli ve doğru düşünceye, doğru düşünmeye yönlendirilmelidirler.

    Barışın Yaşama Geçirilmesi.

    Barış, insanlar arasında tüm ikili ilişkilerin temelini oluşturmalıdır. Bu da ancak gerçekçi ve objektivist bir eğitimle olasıdır. Sorunsuz bireylerin yetiştirilebildiği bir dünyada barış bir adım mesafede olacaktır. İnsanlık sevgisinin yerleşmediği, haklara saygı duyulmadığı, paylaşım bozukluklarının yaşandığı bir dünyada barıştan söz etmek zordur. Sevgi ve insanlik haklarına saygı, barışın temel ilkesi olarak tüm bilinçlere köklü bir şekilde yerleşebilmelidir. Bireysel boyutta barışın varlığı ilk ve temel aşamadır, ancak evrensel barışın oluşumunda bu, öncül gereksinim ve ön koşul olmakla birlikte birbaşına yeterli olamaz. Evrensel düzende barışın yaşama geçirilebilmesi, devlet yönetiminde bulunan-bulunacak bireylerin, eksiksiz her birinin, barışın temel ilkesinin etkin olduğu bireysel bilince sahip olmalarına bağlıdır. Çoğu kez halklar arasında sorunlar bulunmamasına rağmen, sorunlu yöneticilerin ürettikleri bireysel-ulusal çıkar kökenli yapay sorunlarla ülkeler arasında sözde/yüzeysel anlaşmazlıklar yaratılmakta ve çözümsüzlük çabalarıyla tüm insanlara ve hatta insanlığa evrensel barış karşıtı bir dünya yaşatmaktadırlar. Bunun tek çözümü, barış karşıtı ve kavgacı yapılı yanlış insanların yönetim kadrolarına getirilmemeleridir ki bu da ancak devletlerin yapılanmasında insancıl, akılcı, gerçekçi ve objektivist bir kuruluş ve çalışma sistematiğinin oluşturulması ve de en önemlisi toplumun bilinçlenmesiyle olasıdır.

    Dünya Liderlerinden Barış Mesajları.

    Birleşmiş Milletler tarafından 6-8 Eylül 2000 tarihinde NewYork’da düzenlenen ve dünya ülkelerinin liderlerini buluşturan “Binyıl Zirvesi”nden bazı liderlerin barışla ilgili düşünceleri:

    W.J. Clinton/ABD: “İnsanlık tarihinin en kanlı savaşları artık başka bir yüzyıla aittir. Yepyeni bir başlangıç için bir şansımız var. Bu şansı barış için yakalayabilir miyiz? Cevap keşfedilmek için beklemiyor, yapacaklarımızın kuvvetiyle yaratılmayı bekliyor. Tarih bizim için okuduklarımızdır. Ama çocuklarımız için bizim yaptıklarımızdır.”

    J. Chirac/Fransa: “İnsanlığa, insanlığın şerefine ve insan haklarına hizmet edecek bir 21. yüzyıl ahlak anlayışına hayat vermeliyiz. Bu ahlaki mücadele, diğer bütün barış ve demokrasi kavgalarının üstündedir. Barış, çünkü barış bizim insanlarımızın en değerli varlığıdır. Müşterek Nükleer Testlerin Men Edilmesi Anlaşması’nın ve biyolojik ve balistik ve küçük silahlar üzerine yapılacak yeni pazarlıkların evrensel onayı ile atomik silahların kısıtlanması ve silahsızlanmayı sağlamak için durmaksızın daha büyük çabalarla kuvvetlendirilmesi gereken bir barış!”

    G. Schröder/Almanya: “Politik ve ekonomik yönden önemli ülkeler, Güvenlik Konseyi’nin alacağı kararlara katılmazlarsa küresel barışın korunması için başarı beklentilerini devam ettiremezler. İnsan haklarının korunması ve kuvvetlendirilmesi öncelikle ele alınmalıdır. İnsan haklarının etkili bir şekilde korunması, barış ve düzen için önemli bir önkoşuldur.”

    V.V. Putin/Rusya: “Tüm kültürlerin ve geleneklerin zenginliğine güvenerek barış, düzen ve refah yolunda ilerlemeliyiz. 21. yüzyılda bize, ulusların kendini ifade etme hakkı ve özgürlüğü, asıl sorunların çözümünde önceden tanınmış yaklaşımlara eklenmek suretiyle devam edecektir. Uluslararası ilişkilerde demokrasi demek, dünya uygarlıklarının çeşitliliğinin bilincine varılması demektir.”

    F. Castro Ruz/Küba: “Egemenlik, sahip olduğu kuvvetle herşeye kendi kendine karar veren, hegemonik bir süper gücün yolsuz ve adaletsiz düzenine feda edilemez. İnsan kaderine kılavuzluk edecek gerçekten adil ve mantıklı kurallara ulaşmak hayali birçoklarına ulaşılmaz gelebilir. Ama yine de, imkansız olan için verilecek mücadelenin, bugün bizi biraraya getiren bu kurumun ibaresi olması gerektiği kanaatindeyiz.”

    J. Zemın/Çin: “Bir diğerinin özgürlüğüne ve egemenliğine saygı duymak, dünya barışının korunması için gereklidir. Ülkeler şu beş kurala uymadıkça barış içinde yaşayamayacaklardır: egemenliğe ve toprak bütünlüğüne müşterek saygı, müşterek saldırmazlık, karşılıklı olarak birbirinin içişlerine karışmamak, eşitlik ve müşterek çıkarlar, barış içinde birlikte yer almak ve BM Sözleşmesi’nin amaç ve kurallarına sıkıca bağlı olmak.”

    T.D. Luong/Vietnam: “Bugün barış ve gelişim birbiriyle bağlantılıdır. Sadece barış ve düzen yoluyla gelişim üzerinde yoğunlaşabiliriz, yine aynı şekilde gelişim olmadan, yoksulluk silinmeden ve adalet sağlanmadan herhangi bir ülkede, bölgede veya dünyada barış ve düzen sağlanamayacaktır.”

    A.P. Cabrera/Guetamala: “Ülkemizde 40 yıl süren iç ve dış savaşlardan sonra diyalogun, silahlardan çok daha kuvvetli olduğunu; saygının ise çatışmaların en büyük engeli olduğunu öğrendik.”

    A.N. Sezer/Türkiye: “Halkın iradesine güvenmeyi ve ona saygı göstermeyi herşeyin üstünde tutacak en önemli değer olarak görmekteyiz. Diğer değerler yalnız bu kaynaktan doğabilirler ve hukuk devleti de ancak böyle egemen kılınabilir.. Uluslarımızın arasında giderek artan karşılıklı bağımlılık bir zayıflık değil, bir zorunluluk olup, bu süreci besleyen evrensel değerleri gözetmemiz gerekmektedir. Bu hedeflere ise ancak ortak emellerimizi yansıtmaları durumunda ve gerekli uluslararası işbirliği sağlandığında varılabilir.”

    Barışın temel ilkesi düzendir.

    İnsanlığın barış içinde yaşaması, tümel evrensel varlığın varlık koşuludur.

    Barış, ancak, bireylerin tüm yaşamlarında barışı gerçek boyutuyla düşünüp
    varlık boyutuyla algılayabildiğinde gerçekleşebilecektir.

    Bireylerin tikel yaşamlarında sahip oldukları pozitif değerlerin gücü
    tümel barışı oluşturacak en önemli etkendir.

    Kendi içsel değerlerinin gücüyle bireysel iç huzurunu elde edemeyen bireyin,
    tümel barışı algılaması olanaksızdır.

    Kendi olumsuzluklarının bilincine varıp, objektif irdelemesini
    yapamayan insanların barışı yaşaması zordur.



    Paylaş Facebook Twitter Google



  2. Sponsorlu Bağlantılar

 

 

<b>Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin</b> Yorum Yaparak Bu Konunun Geliştirilmesine Yardımcı Olabilirsin


:

Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.